Sıfır Beş mi? 1 4

revia

revia click here

paroxetine forum

paroxetine vidal

cialis cena lekarna

cialis cena v lekarni patemery.azurewebsites.net

Sıfır Beş mi?

Yazmayan kalemleri hiç sevmedim. Öğrenciliğim boyunca her sınavda sorun oldular benim için. Sobayla ısınan, sıralarında dört kişinin yan yana oturduğu buz gibi sınıflarda, sert bakışlı hocaların tok sesli azarlarından korkarak yazdığım her kelime, silikçe kişiliksizleşirdi kâğıtlarımda. Sanki yazımın rengi silikleştikçe bende silikleşir, ezilir, zamanla da kaybolurdum o kağıtlarda. Katı disiplin temel alınmış eğitim sisteminde, denetlemek için gelmiş bir subay gibi volta atan hocanın ayak sesi, nefes alışı, hatta gölgesi bile, vücudumun korkudan büzülmesine ve ellerimin titremesine neden olurdu. Bu aciz sinişim, titreyen kalemime titrek kelimeler yazdırırdı. Bütçesi kısıtlı olduğu için sınav kağıdı olarak kullanıldığı söylenen saman kağıtlarında kelimelerim ne kadar korkak, silik, sinik ve biçimsizse, sınıftaki varlığım da o kağıttaki kelimeler gibiydi. Hepimiz öyleydik. Hepimiz o saman kağıdı sınıfın, korkak bir kalemin adi ucundan çıkmış eğri büğrü kelimeleriydik. Dikkatli bakmazsan görünmeyecek kadar siliktik.

Okul aidatını düzenli ödedim. Ama değişmedi… Hala saman kağıtlarla sınav oluyorduk. Her seferinde o sönük yazım beni bildiklerimi bile yazmaktan alıkoyuyor, kelimelerimi kendi fotoğraflarımmış gibi seyre dalıyor, sınavlarım kötü sonuçlanıyordu. En acısı yazdıklarımı silmeye kalkmaktı. Adi kalem uçlarıyla yazılmış bu yazılar silinmiyor, silmek için zorlarsam da kağıt yırtılıyor ve kağıt her yırtıldığında yedek bir kağıt olmadığı için yazma hevesim kırılıyor ve sınavı çoğu zaman yarıda bırakıyordum.

Bir kimya sınavıydı. Saman kağıda ispirtoyla yazılmış sorular, az sonra yine aynı sorunları yaşayacağımın işaretiydi. Az sonra yazmaya başlayacaktım ve sapsarı bir kağıtta hiç görünmeyecekti yazdıklarım. Üstelik silemeyecektim. Yani hata yapma özgürlüğüm de yoktu. Kağıdın ispirto kokusu, patlayan sobanın is kokusuyla karıştı. Yazmaya başladım… Yazdıklarım görünsün diye var gücümle bastırırken ardı ardına kalem ucu kırıyordum. Kurşun kalemle yazsam hiç görünmüyordu, uçlu kalemimse sürekli kırılıyor, kendime özdeş tuttuğum kelimelerim çarpık çurpuk, eğri büğrü ve titrekçe yok olmaya doğru gidiyordu. Bu silik yazıyı silemeyeceğimi bilmenin baskısı, dev gibi bir adam olan kimya hocasının bir öğrenciye aniden bağırmasının da etkisiyle gözlerimde bir buğunun birikmesine neden oldu. Yok, olmaz… Ağlamamalıyım. Ağlarsam çok rezil olurum. Kağıdımdaki bu kelimelerden bile silik ve aciz olurum ağlarsam…

Kalemimin ucu bir kez daha kırıldı. Artık bir santimlik bir ucum kalmıştı. Bu, gözümdeki buğuların yavaşça yanaklarımdan süzülüp kağıdıma akmasına neden oldu. Kalemimin demir ucunu geriye çektim, hiç bastırmadan kalan bu son bir santimi bitirmemeliydim. Gözyaşlarımı biraz dindirdim. Kimseye de çaktırmamıştım. Toparlayabilirdim… Olmadı... Çünkü adi kalem ucum gözyaşımın ıslattığı kısımlarda yazamıyordu. Hata yapmama izin vermeyen adi kalem ucum, ağlamama da izin vermiyordu. Artık çok geçti. Kağıdımın her yanı gözyaşımla ıslanmıştı bile. 

Kimseye çaktırmadığımı sanıyordum ama yanılmışım. Bir arkadaşım “sıfır beş mi?” diye sordu. “Evet” dedim gözlerimi silerek. Ardından zoraki bir gülümseme yerleştirdim suratıma. Siyah, üçgen kapaklı bir kutudan çıkardığı kalem ucunu uzattı. Ucu elime aldığımda parmaklarımı boyadığını fark ettim. Sonra elimin titremesini durdurarak kalemime taktım. Tekerleği bulmuş adamın sevincini duydum. Şimdi yazdıklarım çok net okunuyordu. Bu koyu ve kaygan uç, kağıdın üzerinde artistik patinaj yapar gibi geziniyordu. Kelimelerim belirginleştikçe titrek darbe izleri azalıyordu. Gözyaşımın ıslattığı yerleri de yazıyordu bu uç. Şimdi kimya hocasının dev cüssesinin gölgesi, ayak sesleri ve saman kağıdın sarısı, hatta gözyaşımın ıslaklığı bile engelleyemiyordu yazımın akışını. Hata yapma lüksüm de vardı, silinebiliyordu çünkü.

Markasının Tombo olduğunu öğrendiğim bu uçlardan hiç vazgeçemedim. Çalışmadığım sınavlar da oldu, gözyaşımla ıslanmış kağıtlara da yazdım. Ama ucum hep Tombo 2B’ydi. Yanılma özgürlüğüm de vardı artık. Artık kelimelerim dağılmış yapboz parçaları gibi değil, canlı, güçlü ve karakterliydi. Kutusu da hiç değişmedi Tombo ucun. O mütevazı, siyah ve üçgen kapaklı kutu, öğrencilik gereçlerim içinde diğer her şeyden önce geliyordu. Tombo ucum olmadan bir daha hiçbir sınava girmedim, alelade bir notu bile ucu Tombo olmayan kalemle yazmadım. Yazı karakterim bile değişti. Hatta kendime güvenim arttı desem abartmış olmam. 

Bugün biliyorum ki, Tombo 2B artık benim lovemark’ım. Onunla tanışmam ne kadar rastlantısal ama bir o kadar da istenen bir anda olmuşsa da, ondan kopmam tanışma hikayemin aksine imkansız geliyor bana. Bir uçtu altı üstü, ama o “silik ve aciz” kelimelerime “kişilik” kazandıran bir güçtü aynı zamanda. Onu sevmek değil, ona bağlılıktı belki yaşadığım. Bildiğim tek şey vardı, Tombo 2B artık vazgeçilmezimdi. Hayatımda her zorda kaldığımda, böyle bir sorun yaşadığımda “0.5 mi?” diye soran bir sesi bekledim…

Yazar : S. Gülben UZUN

Facebookda Paylaş

Diğer Marka Konuları