Starbucks 1 8

mixing zoloft and weed

mixing ibuprofen and weed dogancoruh.com

serevent inhaler price

serevent coupon yunaweddings.com

Seninle hikâyemiz çok öncelere uzanıyor aslında. Sakın kıskanma, ama biliyorsun. Seni sevmeden önce ilk kahveyi sevdim ben, ilk ona tutundum sana merhaba demeden. Küçüktüm henüz, yemek sonralarında babamın evi dolduran “Hanım yapıver şöyle okkalı bir kahve” nidasını ve içimde hareketlenen o heyecanı hala dün gibi hatırlarım. Babam ağır ağır ve keyfine vararak yudumlardı kahvesini. İlla orta olacak, illa da köpüklü olacak. Kahve piştiğinde, annemin özenle hazırladığı bu kıymetli hazineden biz evin çocuklarının payına düşen o enfes kokuydu. Hayır, olmazdı, çocuklar kahve mi içerdi hiç! Gerisin geri odama çekilir, içten içe kızıp öfkelenirdim. O yüzden hep büyümeyi, büyüyerek kahve içmeyi istedim. Büyüdükçe kahveye olan tutkum daha da arttı. Anneciğim bunu fark etmiş olmalı ki, o zamanlar benim için bir ödüle dönüşen bir keşfe imzasını attı: Ders çalıştığımda veya beğenilecek bir tutum gösterdiğimde, bir bardak süte bir tutamcık kahve eklemesiyle masalsı bir lezzet halini alan “sütlü kahve” ile tanıştırdı beni. Büyüyene kadar bu sihirli karışımla idare ettim, ruhum sana dokunmadan önce. Bu nedenledir ki daha da büyümek istedim. Ve tam da her çocuk gibi düşe kalka ama çabuk büyüdüm.

Sana giden o yolda, diğer bir durağım hazır kahve çağıydı. Ortaokuldan itibaren beni kendisine bir girdap gibi çekse de, hazır kahve alışageldiğim kahveden ve elbette ki senden oldukça uzaktı… Yavan, sıradan ve aromasız bir tattı ama o dönemin şartlarında iş gören bir dokuydu benim için. Hazır kahvenin uyarıcı etkisi o kadar azdı ki, zorlu sınavların endişesiyle süslü Ankara gecelerinde, uyanık kalabilmek adına kendisini kolayla karıştırmak zorunda bile kaldığım oldu. Sensizlik nasıl da zordu bir bilsen! Gördüğün gibi, senden önce bir umutla tutunduğum hazır kahve de beni kör kuyularda merdivensiz bıraktı, üstadın dediği gibi…

Hatırlıyorum da, seni gördüğüm ilk anı. Milenyum hengamesi biteli üç yıl olmuştu. Soğuktu, iri taneleriyle masumiyet yağıyordu gri memur şehrine. Yüzümü yalayan ayaz, soğuk bir tokat misali tüm hücrelerime işleyerek beni titretirken görmüştüm seni. Öyle birazcık uzakta, tabelan sönük ve belli belirsiz. Ürkekçe yaklaşmıştım kapına, hatırladın mı? Kapından adımımı atmış, etrafa bakınmış ve o enfes kokuyu delicesine ciğerlerime çekmiştim. Çekinerek bankoya yaklaşıp baristaya “En güzel kahveniz nedir?” diye sormuştum merakla. İki dakika sonra, kendimi, elimde machiatto dolu kocaman bir mug ile deri bir koltukta otururken buluvermiştim. İlk görüşte aşk dedikleri bu mudur sence, söyler misin?

Sonraları, bir sevgiliye gider gibi kapına geldim hep. Nasıl bir harikayla karşılaşacağını bilerek gelinin duvağını açan mutlu aşıklar gibi her defasında, gülümseyerek açtım perdelerini. Sen henüz daha uykusundan yeni uyanmış bir güzeldin. Önce kokunla mest ettin beni, sonra binbir mucizeni sundun bana. Sana her uğradığımda, latte’den cappucino’ya, frappacino’dan mocha’ya, americano’dan espresso’ya tüm şaheserlerini usulca keşfettim. Yine deri koltuklarda, yine elimde mug’ım ile. Zamanla bu geniş yelpaze, yerini, benim için çok kıymetli hale gelen filtre kahve tadına bıraktı. Yudumladığım anda içerime dolan, And dağlarının kucak açtığı o eşsiz aromayla bezeli enfes lezzet! Artık, kahvenin tadını başka aromalarla bozmuyor; kahvemi şekersiz ama birazcık sütle, her damlasına nüksetmiş kendine has yanık ve keskin kokusuyla içiyordum. Artık anlamıştım, biz seninle büyük şehirlerin karmaşa dolu masumiyetinde sahnelenen o sessiz oyunun aynı başrolünü paylaşan aktörleriydik.

Sonrasında, kaderimin yolu, ansızın, başkentten uzaklara; taşı toprağı altın olan şehre düştü. Biliyordum, sen beni orada da yalnız bırakmayacaktın. Bu aramızdaki o dostane öyküye yakışır mıydı hiç? Hep bir yerlere yetişmeye çalışan “meşgul” insanların zigzaglarıyla örülü yedi tepeli şehirde; içimde merak, heyecan, umut ve bilumum hayata dair ne kadar yoğun duygu varsa hep seninle öğrendim. Başarısız oldum, küllerimden yeniden doğmak için kapını çaldım. Sevindim, keyif çatmak için sana koştum. Üzüldüm, hüzünlerimden kurtarırsın diye yıllarca grande misto’na sarıldım. Sadece kahve miydi beni sana getiren? Belki ilk başlarda evet, ama ya sonra? Düşük bir tınıyla çok uzaklardan gelirmiş gibi hissettiren, ama ruhumun derinliklerine işleyen özellikle jazz ağırlıklı repertuarın; ders çalışmaktan eğlenmeye, kutlamalardan uyumaya kadar çok sayıda aktiviteye ev sahipliği yapan samimi atmosferin; taşı toprağı altın şehirdeki çoğu şubende, daha girer girmez “Hoşgeldiniz Murat Bey” diyecek kadar beni tanıyan, yeri geldiğinde cüzdanımı yanıma almayı unutsam da “Ne demek efendim, ikramımız” cümlesiyle gönlümü fetheden güler yüzlü çalışanların. Ama en çok da, kuytunda yaşadığım duygularım ve anılarım… İşin gerçeği, hayata boş verdiğim ya da sıkıca sarılmaya azmettiğim, gülümsediğim veya hüzünlendiğim her an seninle bezeli. Beni sana getiren, aslında, sana dair her şey. Koynunda enfes kahveler yetiştiren mestizo’ların beşiği Kolombiya’dan bir atasözü ne güzel söylemiş:

“Kahveyi gece kadar siyah, cehennem kadar sıcak ve kadın kadar tatlı içeceksin.”

Ben dört küsur liraya grande misto’mu alırken, sen her daim bana siyah, sıcak ve leziz kahveden daha fazlasını vermektesin. İşte tanışmamızla birlikte, şu ahir ömrümü, senin kıyılarında geçirişimin sebebi bundandır. Kâğıda-kaleme-mürekkebe ölesiye tutkumun, sinemaya olan saplantımın, arada sırada “Starbucks’çı Üstad” diye bana takılanlara gülümseyip geçmemin, gönlümün sultanı eşimle mutluluğa adım attığımız o ilk gün yana yakıla senin bir şubeni bularak fotoğraf çektirmemin ve elbette evime filtre kahve makinesi almamın yegâne müsebbibi sensin! Sana aşinalığım, mantık ve aklın çok ötesinde, bilmelisin. Zaten sevmekte bu değil midir, sevdikten sonra verdiğin kararlarda akıl tatile çıkar, sahnede rakseden kalbindir. İşte bu yüzden hoş geldin dünyama, sefalar getirdin. Otur şu kuytu köşeye, merhaba Starbucks!

Yazar : Murat GÜLEÇ

Facebookda Paylaş

Diğer Marka Konuları