İki Şehir İki Üniversite 5 7

prednisolon

prednisolon femchoice.org

lexapro and pregnancy autism

lexapro and pregnancy perfectvoice.perfect-10.tv

claritin and pregnancy first trimester

claritin and pregnancy category

İki Şehir İki Üniversite

Bu yazıda, Mayıs-Haziran 2012 döneminde Harvard Üniversitesi’nde bilimsel bir konferansa katılmak üzere Amerika’da bulunduğum zaman diliminde yaşadığım bazı anılarımı ve gözlemlerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Elbette ki anlatacaklarımın büyük bir kısmı benim penceremden görünenlerdir. Evet, farkındayım, aynı pencereden bakan her gezginin göreceği sahneler ve anlatacakları farklıdır.

New York City

İstanbul Atatürk Havaalanındaki birçok güvenlik noktasından geçtikten sonra nihayet uçmaya başlıyorsunuz. Aktarmasız gerçekleşen bu seyahat yaklaşık on bir saat sürüyor. New York’a ilk gidişim olduğundan dolayı, uçak şehre yaklaştıkça Manhattan göktelenlerini görmek için cama sımsıkı yapıştım. Fakat, iniş sırasında hava biraz sisli olduğu için John F. Kennedy havaalanı civarından başka bir şey göremedim. Gerçi bu beklentimi inişten iki saat sonra fazlasıyla karşılayacaktım. Amerika’daki saat farkından dolayı saatinizi hemen yedi saat geriye alıyorsunuz. Bir anda saatim sabah saat beş iken akşam on oluverdi. Kennedy havaalanındaki sadelik ve kalabalığın kolayca eritilmesi dikkatimi çekti. Üstelik takım elbiseli kravatlı memurlar da görmedim. Pasaport kontrol memurlarının kimisi küpeli, kimisi de yöresel Hintli kasketi takmış biçimde görevlerini yerine getiriyordu. Bu görüntü, bu ülkede kılık kıyafet dayatmasının olmadığını ve önemli olanın görevlilerin işini doğru yapması olduğunu ispat ediyordu. Metro kullanarak, havaalanından Manhattan adasının merkez istasyonu Penn Station’a geldim. Ana kara ile Manhattan adası arasındaki deniz kısmından, deniz altına inşa edilmiş olan tünel yardımıyla geçtik. Bu tünel, şimdilerde İstanbul’da yapımı devam eden Marmaray projesini hatırlattı bana. Penn Station’da yirmi dört saat klasik müzik yayını yapılıyor ve kesinlikle kalabalık ortamdaki stresin azalmasını sağlıyor. Penn Station’dan dışarı çıktım, tabelaların kolay anlaşılırlığı ve yönlendiriciliği sayesinde birkaç dakika sonra kendimi meşhur 5. Caddede (5th Avenue) buldum. Saat gece yarısını biraz geçmişti. Biraz çevre gözlemi yapınca, New York’un sloganlarından biri “Asla Uyumayan Şehir” hatırlanıyor hemen. Çünkü, caddenin yoğunluğu, renkliliği ve kafamı kaldırdığımda gördüklerim beni inanılmaz heyecanlandırmıştı. Kendimi bir anda gökdelen ve ışık denizinin içinde bulmuştum. Yakın olduğu için, 5. Cadde üzerinde 27. sokaktaki otelimi bulmak üzere başladım yaya yürümeye. Yürüyüşüm esnasında şaşkınlığım yön değiştirmeye başladı. Çünkü yolumun üzerindeki gökdelenlerin dibinde, karton üzerinde yatan pek çok evsiz insan gördüm. Nihayet, yüz yaşındaki on üç katlı küçük ve sevecen otelimin önündeydim. Gerçekten de, çağımızda insan yaşamını kolaylaştıran teknolojilerden biri de internet. Çünkü daha gitmeden booking.com üzerinden odamı seçmiş ve ödememi yapmıştım.

İlk izlenimler heyecanını burada kestikten sonra, şimdi daha genel anlatmaya devam edelim. Başlıkta şehir ismini New York City olarak belirttim. Çünkü aslında, New York eyaletinin ismi ve New York City (NYC) ise eyalet içindeki en büyük kentin adı. Kent gezisi sırasında birçok yerde NYC kısaltılmasının kullanıldığını görmek mümkün. Özellikle kentin simgelerinden biri olan sarı taksilerin üzerinde. Dolayısıyla benim yazımda ve birçok yerde New York dendiğinde aslında kastedilen eyalet değil şehirdir. Manhattan adası, New York’un tam merkezini oluşturmaktadır. Yaklaşık yirmi milyon olan New York nüfusun neredeyse yarısı Manhattan adasında yaşamaktadır. Bilindiği gibi Manhattan yirminci yüzyılın başından beri sahip olduğu gökdelenleri ile meşhurdur. Şimdilerde dünyanın başka şehirleri de gökdelenleri ile anılmaktadır. Fakat hiçbirinin bu silueti Manhattan’daki kadar eski değildir. Manhattan adasındaki yoğun kentleşmeye karşın, yeşil alanların ve parkların çokluğu dikkat çekmektedir. Özellikle Central Park hiç karışılmamış bir doğa harikası. Manhattan adası ve New York’un diğer kısımları birçok köprü ve denizaltı tünel ile bağlantılı durumda. Bu köprülerden biri olan Brooklyn köprüsü, yaklaşık yüz yirmi yıllık tarihe sahip, tam bir estetik ve mühendislik harikası. Özgürlük anıtı (Statue of Liberty), Battery park, Doğa Tarihleri Müzesi (Museum of Naturel History) görülmesi gereken önemli bilim-kültür mekânlarındandır. 2001 yılında yıkılan ikiz kulelerin olduğu yeri ve orada yükselen yeni gökdeleni görmek insanı derin düşüncelere sevk ediyor. Günün her saati kalabalığı ve eğlencesi eksik olmayan Times Meydanı görülmeye değer. Times Meydanı’nda her kıyafetten, renkten dilden ve dinden insan görmek mümkün. Bu meydanda, elinde bir pankart olan şeytan kılığına girmiş adamla sohbet ettiğimde, kendisinin yazar olduğunu ve bu pankart yardımıyla yeni kitabının tanıtımını yaptığını söyledi. Bilet alınarak gece saat ikiye kadar, ünlü Empire State binasının tepesinden Manhattan’ın tamamını ve New York’un büyük bir kısmını izlemek mümkün. Özellikle gece yapılan seyir, gözlere muhteşem bir ışık şöleni sunuyor. Kilometrelerce alanı aydınlatan bu alternatif akım elektrik sistemi, kurucusu büyük bilim insanı Nikola Tesla’yı hatırlatıyor hemen. Bu büyük mucidin amacı, hem New York’taki hem de dünyadaki diğer bütün insanlara elektriği ücretsiz olarak ulaştırmaktı. Nikola Tesla, New York’ta yaklaşık 60 yıl yaşamıştır. Manhattan’ın merkezinde, 8. Cadde 34. sokakta bulunan New Yorker oteli, Nikola Tesla’nın ölümünden önce son 10 yıl kaldığı oteldir ve mutlaka görülmelidir.

Gördüğüm kadarıyla, Amerika’daki aşırı kilolu insanlar en yoksul kesimden. Çünkü bu insanlar, ucuz olduğu için tek tip hızlı yiyecek (fast food) ile besleniyorlar ve bu durum sağlık açısından olumsuz sonuçlara yol açıyor. Zira bu hızlı hamburger+kola beslenme yöntemi ile 2-3 dolara doyulabiliyor. Bu türden mekânlara, elinde üzerinde yatmak için tuttuğu kartonuyla giren birçok evsiz gördüm. Şaşırmıştım, çünkü bizim ülkemizde bu tür hamburger yapan yerlere gitmek, gittiğini konuşmak adeta gösterişli bir durum. Öte yandan, ortalama balık+salata 30-40 dolar civarında. Dolayısıyla, gelir durumu iyi olan insanlar dengeli ve sağlıklı beslendiği için çok kilolu değiller. Üstelik bu insanların yeterince spor yapacakları zamanları da var. Koşusu biten eşofmanlı insanların girdikleri mekân ve arabalardan bunu anlamak mümkündü.

Boston, Harvard, MIT

New York’tan Boston’a uçakla değil de trenle gitmekte büyük fayda var. Ben öyle yaptım. Çünkü çok daha kolay biniyor ve sıkıcı resmi işlemlerle uğraşmıyorsunuz. Üstelik tren seyahati sırasında okyanus manzarası başta olmak üzere birçok güzel coğrafyayı seyrederek yolculuk yapıyorsunuz. Ayrıca, trende birileriyle daha uzun sohbet etme şansı yakalanabiliyor. Boston Amerika Birleşik Devletleri’nin en eski ve varlıklı şehirlerindendir. Ayrıca Boston, Amerika’ya gelen ilk Avrupa göçmenlerinin yerleştiği bölgelerden biridir. Kentin genel görüntüsü ve mimarisinden İngiliz etkilerini görmek mümkün. New York ile kıyaslandığında, yaklaşık altı milyonluk nüfus yoğunluğuna rağmen, Boston daha sade ve güvenilir bir kent hissi vermektedir. Burada çok fazla sürprizle karşılaşmazsınız. Daha az gökdelen, daha az kalabalık ve daha az trafik. Massachusetts eyalet yasalarına göre, Boston’da trafik ışıklarının rengi ne olursa olsun yaya her zaman karşıdan karşıya geçme önceliğine sahiptir. Yaya ışığının kırmızı yanmasına rağmen, tüm trafiğin benim geçmemi beklemesine çok şaşırmıştım. Kentin her yerindeki yemyeşil park alanları, binalar arasında koşuşturan sincaplar dikkat çekici. Günün her saatinde spor yapan ve bisiklet kullanan insanlara denk gelmek mümkün. Bisikletiniz yoksa sorun değil, çünkü kentin pek çok yerinde kredi kartıyla bisiklet kiralama noktaları var. 

Boston günümüzde Amerika’nın ve dünyanın önemli bilim, eğitim, sağlık ve sanat merkezlerinden biridir. Dünyanın en iyi üniversitelerinden ikisi olan Harvard ve MIT (Massachusetts Institute of Technology) buradadır. Dünyanın birçok yerinden insanlar, bu iki üniversiteye bağlı yüksek teknolojiye sahip hastanelere tedavi için gelmektedir. 1636 yılında kurulmuş olan Harvard Üniversitesi, dünyanın birçok ülkesinden gelen yaklaşık yirmi bin öğrencisiyle ve her türlü olanağa sahip kampüsüyle örnek alınacak mükemmel bir bilim kurumu. Harvard, yıllık 32 milyar dolarlık bütçesiyle dünyanın en zengin üniversitesi. Mühendislik ve temel bilimlerde dünyanın bir numarası olan MIT ise 1861 yılında kurulmuştur. Harvard ve MIT kampüsleri birbirilerine yakın konumda ve yürüyerek aralarında ulaşım sağlamak mümkün. Bu iki üniversitenin mezunlarından çok sayıda Nobel ödülü alan var. Üstelik günümüzde, pek çok Nobel ödüllü öğretim üyesi bu iki üniversitede ders vermektedir. Yine dünyanın saygın müzik okullarından biri olan Berklee College of Music de buradadır. Kaldığım otele çok yakın olan bu müzik okulu, etrafında çok eğlenceli mekânlar oluşmasını sağlamıştı. Berklee müzik okuluna yakın bu eğlence mekânları sayesine, bu okulda okuyan Güney Koreli müzisyen bir arkadaşım da oldu. Ayrıca, kent merkezinde çok büyük bir bilim müzesi var. Bu müzede, her kat farklı bir bilim dalı için tasarlanmış. Giriş katında gerçek dinozor fosillerini görebilirsiniz. Bir üst katta mühendislik, fizik ve matematik ile ilgili eserler mevcut. Daha üst katlarda ise geçmişte uzay çalışmalarında kullanılmış NASA’ya ait emekli uyduları, uzay araçlarını görmek gerçekten de büyük heyecan veriyor.

Sizlerin de bu iki şehri ve iki üniversiteyi gezmeniz, kendi öykülerinizi anlatmanız dileklerimle.

Yazar : Niyazi YÜKÇÜ

Facebookda Paylaş

Diğer Tema Dışı Konuları