Kentsel Markalaşma 3 1

tadalafil online

acquistare cialis online

Kentsel Markalaşma

 

“Marka”nın ürünü diğerlerinden ayrıştıracak bir sunuş biçimi olduğu düşünüldüğünde, “marka kent” tanımlamasıyla işaret edilen niteliğe ilişkin bir değerlendirme ölçütü de elde etmek mümkün hale gelmektedir. Böyle bir tanımlama ile aslında son derece karmaşık ilişkilerin ürünü olarak karşımızda duran kentleri, diğerlerinden ayrıştıracak özelliklerden söz etmekte olduğumuz açıktır.

 

Söz konusu özellikler, bazı durumlarda kendiliğinden bir değer haline gelip kentleri markalaştırırken, bazı durumlarda ise yönlendirici mekanizmalara ve stratejik çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Burada önemli olan ise, bugün dünyada her noktanın, 1980 sonrasında üretim yapısının değişiminden kaynaklanan krizleri aşmayı sağlayacak yeni küresel pazarda, kendisine yer edinebilmek üzere, söz konusu markalaşma sürecine tutku ile bağlanmış olmasıdır. Zira böyle bir bağlılık yaratılan ekonomiler açısından belirgin üstünlükler sağlamakla birlikte, her coğrafyadaki mekansal ve toplumsal deneyimlerin büyük bir değişime uğramasına da yol açmaktadır.

 

“Değişim” mekansal ve toplumsal yapılar için kaçınılmaz olmakla birlikte, markalaşma bağlamında yaşanan kentsel değişimlerin dinamikleri elbette farklıdır. Nitekim gelişmiş batı kentlerinde bu süreç, bir yandan güçlü ekonomik odakların oluşmasına yol açan aglemerasyon ekonomileri bağlamında ortaya çıkmakta (Scott, 2006, s.18), diğer yandan bir tüketim mekanı olarak kentlerin ekonomik canlılığı, yaşanılabilirliği ve çevresel kalitelerinin standartlarıyla bağlantı kurmaktadır. Aglemerasyon ekonomileri büyük metropol bölgelerinin küresel ve bölgesel şirket merkezlerini kendilerine çekmesini ve bu yolla kentlerin kaynaklar bakımından çok daha geniş bir seçenek yelpazesine sahip olmasını sağlarken, aynı zamanda bu bölgelerde daha fazla uzmanlaşmış ticari hizmetlerin ve altyapının yoğunlaşmasını da sağlamaktadır (Turok,2003,s.4). Bununla ilişkili olarak ikinci aşamada, kentin potansiyellerinden kaynaklanan bir kültür ekonomisi devreye girmektedir ki son süreçte giderek yüksek üretim ve teknolojik inovasyona dayalı yeni pazarla da bağlantılı çalışmaya başlamış olan söz konusu ekonomi aracılığıyla (Cooke & Schwartz, 2007, s.27), (Bayliss, 2007, s.900), tarihi birikimin, sanatın, medyanın, sporun, eğlencenin ve aslında tüm potansiyellerin tüketimine odaklanılmaktadır (Akdede, 2006, ss.110–121).

 

Bu süreçte, tüketimin, ürünün, mekanın ya da kültürel potansiyellerin yaratıcı çalışmalarla bir değer haline dönüştürülebiliyor olması bağlamında, söz konusu odaklara “yaratıcı kent” tanımlamasıyla farklı bir anlam kazandırılmaya çalışıldığı da izlenmektedir. Burada işaret edilen yaratıcılık, en yenilikçi ürün ya da ortamları açığa çıkarmanın ve böylece rekabet yarışında öne geçme arayışının bir parçasıdır (Yıldırım,2007,s.1120). Yeni fikirler yoluyla yenilik yaratma ve alışılagelen üslupların dışına çıkabilme çabasını içermektedir (Barker, 2002,s.23). Bu çerçevede kaçınılmaz olarak bilim ve teknoloji ile de bağlantı kurmaktadır. Aslında her ne şekilde olursa olsun, bu yolla kentlerde açığa çıkan dinamik, kendini yaratmak üzerinedir. Türkiye kentleri bu açıdan değerlendirildiğinde bugüne dek farklı alanlarda kendini yaratmayı başarmış çok sayıda örnek karşımıza çıkmaktadır. Tarihsel olarak zor şartlarla, krizlerle baş edebilmek üzere kendine özgü taktikler geliştirmiş sözkonusu kentler, gelişmiş batı örneklerinden belirgin farklılıklar içeriyor olmakla birlikte, yerel dinamikleri anlamada bize önemli ipuçları sağlamaktadır.

 

 

 

 

Yazar : Hayat ZENGİN

Facebookda Paylaş

Diğer Pazarlama Konuları