Dr. Kimble/ Zaman Gezgini 5 2

buy naltrexone online usa

buy generic naltrexone online myotherpcisacloud.com

where to buy low dose naltrexone

how to buy naltrexone link

ssri antidepressants and alcohol

antidepressants and alcohol withdrawal read here

Dr. Kimble

E-postalarımı kontrol etmek için açtığımda beni endişelendiren gizemli bir mail... Bu notları ve maili TR’de Marka dergisinin okuyucularıyla paylaşmak istedim.

"Beni araştırmana gerek yok, beni tanıyan, bilen yok. Belki de en yakınındaki kişiyim. Geçen Cumartesi ayın çay bahçesindeydik. Sen çayını yudumluyorken, benim farkımda bile değildin, bense senin nefes alıp-verişlerini duyabiliyordum.

Korkma! Sana gönderdiğim notlarımı okuduğunda ölmüş olduğumu düşünebilirsin.

Bir mükafat mı yoksa korkunç bir ceza mı? Açıklanamaz bir durum!

Gözlerim kapanıyo, bir ışığın, alevlerden farksız bir şekilde yandığını görüyorum, daha sonra mavi yeşil reklerdeki ışık huzmeleri değişik açılarla birbirlerini keserek ilerliyor, sonra mı? Kendimi farklı ülkelerde, şehirlerde ve tarihlerde buluyorum. Onların dilini konuşuyor, onlardan biri oluyorum. Yaşıyorum-savaşıyorum, dostlarım-düşmanlarım oluyor ve bir süre sonra dönüyorum. İşin ilginci hangi zamanlarda isem sanki hep o dönemde yaşamış gibiyim. Sadece seninle aynı zamana geldiğimde, zaman gezgini olduğumu fark ediyor ve yaşadıklarımı hatırlıyorum. 

Birileri geçmişi ve geleceği merak edebilir. Neler oldu bitti ya da neler olacak?

Birileri de kendi kısıtlı zamanlarına sıkışıp sadece orda yaşarlar ve merak etmezler. 

Ya sen?

Eğer benim gibi tüm zamanları yaşamak istersen işte sana bir fırsat, canlı tanıklık ettiğim notlarım" 

                                                                                                                                           Dr. Kimble

e DRUCKEREI

Burası Ren Nehri’nin kenarındaki Mainz Şehri… Yemyeşil ağaçların kucakladığı karnaval ve eğlence şehri Mainz…

Mainz karnavalının ilk günleri… Havalar sıcak ancak Cermen İmparatorluğu’nun üzerinde dolaşan bulutlar her an yağmur yağabileceğinin sinyallerini veriyor.

Yaşlı Hans’ın domuzcuklarının sesleriyle uyandım bu sabah. Domuzların çıkardığı pis kokulara tahammül edemiyorum kulübemde. Bu iğrenç kokuları aralanmış penceremden giren gün ışıklarıyla birlikte savuşturmaya çalışıyorum. Bu domuzcuklara baktıkça yarı vejetaryen oluşuma şükrediyorum.

Yaşlı Hans Ren Nehri’nde balıkçılık yapan bir adam. Benim gibi yalnız. Nehir kenarında küçük bir evi ve bahçesinde bana tahsis ettiği bir kulübesi var. Buranın halkı tarafından pek sevilmeyen bu ihtiyar bana sahip çıkmıştı.

Kimse hikâyemi bilmez. Neden bu ihtiyarın yanında olduğumu da... Açıkçası merak da etmezler. Doğrusunu söylemek gerekirse, yaşlı Hans ve Bay Guttenberg dışındaki insanlarla pek iletişime de geçmem. Ha bu arada dün balıkçılar kendi aralarında konuşurken kulak misafiri oldum. Dom Kilisesi papazı, asilzade ve sarraf olan Johannes Gutenberg’in icat ettiği aletten pek memnun değilmiş. Sözde bu mucidin bulduğu “ e Druckerei” yani matbaa günah bir aletmiş. Latince bir din kitabını basmak istemesi rahatsız ediyormuş din adamlarını. Bu yöntemle birçok kitap basacağını ve herkesin aydınlanacağını söylüyormuş Bay Guttenberg. Oysaki bana göre aydınlanma dediğin mumla, kandille olur, bir kitabın her eve girmesiyle nasıl aydınlanacaklar aklım almıyordu doğrusu! Kilise dedim de bu kilise Mainz şehri için çok önemlidir. Bildiğim hikâyesiyle Dom Kilisesinin Bischof Willigis tarafından M.S. 975 yılında inşasına başlanmış ve romantik bir yapı sitiline sahip. Kilise Ren Nehri yakınlarında, kentin tam merkezinde, yaklaşık 500 yıldır ziyaretçilerine ev sahipliği yapıyor.

Bugünlerde dünyada neden yalnız ve kimsesiz olduğumu merak ediyordum. Neden yalnızım? Bu gerçekliği, tek dostum, ketum bir ihtiyar olan Hans'tan öğreniyorum: Olup biteni hatırlayamayacağım kadar küçük bir yaşta iken, bir deniz seyahatine çıkmış olan ailem tarafından Maiz’da unutulmuşum. Beni bulan kişiler Dom kilisesinin bahçesine bırakmışlar. Oradan geçen yaşlı Hans ağlama sesimi duyup evine götürmüş beni. Bundan dolayı, İsviçre Alplerinde doğup gelen Ren Nehri’ne her baktığımda içimi sıcak bir Anne-baba sevgisi kaplar. Uzunca olan boyum, kilolu olmayan bedenim, sarı saçlarım ve yeşil gözlerim kime benziyor acaba? Anneme mi yoksa babama mı? Bu evrende unutulmuş olmak fazlaca karmaşık benim için…

Sessiz ve ürkek kişiliğim sanırım hayatıma bir gizem katıyor. Şehre yaşlı Hans’la tuttuğumuz balıkları satmaya gittiğimizde, insanlar beni pek önemsemez gibi uzağımda dururlar. Bilemiyorum belki onlar da benim gibi, bu yere/zamana ait olan birisi olmadığımı düşünüyorlar… Her Cuma olduğu gibi bay Guttenberg’in sipariş verdiği balıkları evine bırakmaya gittiğimde, balıktan kalan zamanlarımda kendisine matbaada yardımcı olmamı istedi. Bu teklif beni çeken ilginç bir duyguya kapılmama neden oldu. Yaşlı Hans da kendisiyle balıkçılık yapmam dışında bir işte çalışırsam sosyalleşeceğimi düşünüyordu. Bay Guttenberg’in, uzun sarı sakalları, mavi gözleri ve düzgün bir lisanı vardı. Duruşu, hali ve nezaketiyle soylu bir aileye mensup olduğunu her halinden belli ediyordu. İnsanlarla ilişkisi gayet düzeyliydi. Sadık ve samimi bir dosttu. Son derece güçlü bir karakteri vardı.

Bana yapacağım işleri sayarken gözüm istemeden de olsa matbaa denen alete takılıyordu ve Bay Guttenberg’in söylediklerini dinlemiyordum. Bay Guttenberg’in parmağını şıklatması ile kendime geldim tekrar. Tok bir sesle “ beni iyice anladın mı Kimble?” dedi. Sadece başımı sallayarak “evet” diyebildim.

Matbaada çalışıyor olmak bana çok şey katıyordu. Mesela kısa zamanda okuma yazma öğrendim. Bunun yanında son derece bilgili bir insan olan Bay Guttenberg'in matbaada yaptığı uzunca sohbetlerine kulak misafiri oluyordum. Bu sohbetlerden çok şey öğreniyordum. Bay Guttenberg’in de beni yetiştirmek için sarf ettiği özel gayret ile epeyce yol kat ettim.

Yaşadıklarımı günlük bir düzende olmasa da ara ara not almaya başladım. Matbaanın artık ticaret dahil her şeye yön vereceğine ben de inanır olmuştum.

Bir sohbetimizde Bay Guttenberg, reklam fikri ve anlayışının insanlar arasında alışverişin başlamasıyla beraber doğduğunu, reklamcılığın başlangıç tarihinin M.Ö. 3000'li yıllara uzandığından bahsetmişti. Günümüzde tüccarların, çığırtkanlar aracılığıyla satış yapma çabalarının gelecekte hiçbir anlam ifade etmeyeceğini söylüyordu Bay Gutenberg. Yani bugün satışlar daha ziyade sesli reklamlarla yapılıyor, çığırtkanların, tellalların yaptığı bu uygulamalarda kişisellik büyük rol oynuyordu. Mainz Şehri’nin dokumacılarıyla ünlü Derweber Sokağında yan yana ve karşı karşıya sıralanmış dokumacılar, sokaktan geçenlerin dikkatini çekmek için ürünlerini dükkânlarının önüne asıyorlardı. Ayrıca her dokumacının önünde çığırtkanlık yapan biri bulunmaktaydı. Çığırtkanlar müşterilerin ilgilerini çekebilmek adına espri kabiliyetlerini de kullanarak diğer çığırtkanların bir adım önüne geçmeye çalışıyorlardı. Çığırtkanların en meşhuru da Bob olmuştu. Kıvırcık saçlı, çakır gözlü, buruşuk yüzlü Bob; uzunca sivri burnu, yüksek ses tonu ve kısa boyu ile bir topluluk içerisinde hemen dikkat çekiyordu. Bob’un espri gücü, hitap kabiliyeti, bir malın satışında onu başarılı kılmaktaydı. Bob’un sayesinde çığırtkanlık yaptığı dokumacılar diğer dokumacılardan beşte bir yüksek fiyatla satış yapabiliyorlardı.

Bay Guttenberg’in arkadaşları artık birçok şeyin tanıtımının yapılmasında çığırtkanlara ihtiyaç duyulmayacağına, tanıtımın matbaa sayesinde yapılacağına inanıyorlardı. Londra'da bir kilise kapısına William Caxlon tarafından asılan rahipler için hazırladığı "The Pyes of Salisbury Use" adlı kitabının ilanını gelecekteki reklamların işaretçisi olarak nitelendiriyorlardı. Bay Guttenberg’in icat ettiği bu alet sayesinde mal ve hizmet tanıtımının gelecek çağlar içinde dünyada bu noktaya ilerleyeceğini söylüyorlardı.

Johann Guttenberg'in ortağı Fust ile ilk çalışmaları olan 42 satırlık İncil 1455 yılında basıldı. Fust ve Gutenberg işlerin yolunda gitmemesi neticesinde ortaklıklarına son verdiler. Bu yıllar, kilisenin artan baskıları ve mali zorluklardan dolayı bizim için sıkıntılı geçiyordu. Oysaki bu günlerde keşişlerin dini ve tarihi yazıları elle kaydetmeleri yıllar sürüyor, kitaplar ve yazılı metinler, seçilmiş ve üst sınıf insanların kendilerini ötekilerden ayıran bir ayrıcalık ve lüks olarak görülüyordu. Johannes Gutenberg bu durumu tamamen değiştirecekti. Avrupa nüfusunun büyük bölümüne daha iyi eğitim olanakları sağlayan kitap basımıyla, bu buluş toplumun devrimini yaratacaktı. Yüksek adetlerde basılan sanata dair politik ve dini kitaplar, broşürler de birçok devrimi ateşleyecek bir güç olarak kendini gösterecekti. Bunun bilincinde olan papazlardan gelen baskılar bu nedenle giderek artıyordu.

Kulübemde uzanmış dinleniyordum. Güneş Mainz’ın semalarını terk etmek üzereyken, yaşlı Hans bağırarak beni çağırdı. Kulübemden koşarak odasına gittim. Çok telaşlıydı. Beni gizli bölmeden geçirerek evin mahzenine indirdi. Bana ilk defa sarıldı. Sadece kendisini dinlememi istedi. Ne olursa olsun sabaha kadar buradan çıkmamam gerektiğini söyledi. Mahzenin kuytu bir köşesinden bir taşı çekerek, biriktirdiği tüm parasını çıkartı, bana uzattı. İtiraz etmemi engellemek için de eliyle ağzımı kapattı. Sabahın erken saatlerinde Ren Nehri’nden bir tekne kalkacağını, orda bulunan kızıl dev adamın bana yardımcı olacağını söyledi. Arkasını döndü tam çıkacakken son defa bana baktı. “Başaracaksın ama sakın söylediklerimi unutma.”dedi. Neler olduğunu bile soramadan kalakalmıştım. Atların ayak sesleri giderek yaklaşıyordu. Çok geçmeden evin etrafını saran askerler ;“burası” diyerek Yaşlı Hans’ın evine girdiler.

İhtiyara “Gutenberg ve Kimble nerde?” diye sordular. Beni arıyorlarmış. İyi de neden?

Sonradan öğrendim ki Nassau başpiskoposuna bağlı askerler Mainz şehrine saldırıyorlarmış. Matbaacıları arıyorlarmış. Ancak Hans konuşmayı reddediyordu. Çok uzun sürmeyen tartışmalar ihtiyarın iniltileriyle bitti. Askerler evin her yerini aramaya başladılar. İlk defa üşümeden titriyordum. Ağlarken ellerimle ağzımı sıkıca kapattım. Sonra kendimi düşündüm, burada geçen anılarımı, çocukluğumu…

17 yaşımda idim. Ancak bu yaşıma kadar geçen zaman içinde kendime ait bir anımın olmadığını fark ettim. Hiç mi bir çocukla kavgam olmamıştı, beni bir köpek de mi kovalamamıştı.? Hiçbir şeyi hatırlayamıyorum.

Askerler çıkıp gitmişlerdi. Yalnızdım artık. İhtiyarın bulunduğu odaya çıktığımda kanlar içersinde öylece yerde yattığını gördüm. Yaşlı Hans’tan akan kanın renginin fazlaca koyu olması dikkatimi çekmişti. Vücuduna saplanan kılıçlar karaciğerini parçalamıştı. Böylece çok acı çekmeden öldüğünü ümit ediyorum. 1462 yılında tüm bunlar din adına yapılıyordu. Din insanlara iyilik yapmayı, sevgiyi ve merhameti öğretmeliydi. O zaman bu benim anladığım din olamazdı!

Yaşlı Hans’a son defa baktım ve hızla evden uzaklaştım. Askerler şehrin her yerindeydi. Ren Nehri’ndeki tekneye ulaştığımda beni bekleyen kızıl adamı zor seçiyordum. Hava henüz aydınlanmıştı. “Hans” dedim “sus” dedi ve beni tekneye aldı. Hatırlamak istemediğim, aylarca devam eden yolculuğum başlamıştı. Kızıl adam benim Londra’ya gitmemi söyledi. Başardım, Londra’ya gittim. Günlerce iş aradım, Hans’ın vermiş olduğu tüm parayı tükettim. Uzun süre bu şekilde dolaştıktan sonra Londra’da bir matbaa kurulduğunu öğrendim. Bildiğim tek iş buydu. Matbaayı buldum ve matbaanın sahibi beni karın tokluğuna işe almayı kabul etti.

Kâbuslarım beni uzun süre terk etmedi. Londra sokaklarında fotoğraflarım vardı. Üzerinde “wanted” yazan afişler. Aradan çok zaman geçmişti. Ben kaçıp kurtulmuştum ama Bay Guttenberg ne yapmıştı acaba? Onu da arıyorlardı. 1468 yılının Mayıs ayında Mainz’dan gelen bir adamla karşılaştım. Gutenberg'in bir ay önce öldüğünü söyledi. Eceliyle ölmüş. Demek ki askerler onu da bulamadılar. Hayatta geriye kalan tek dostum Johann Gutenberg’i de kaybetmiştim. Ancak onun ölmesi dünyada başlatmış olduğu değişimi durdurmayacaktı. Kilisenin baskılarına rağmen hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktı. Her şey hızla değişiyordu. Aradan bir zaman geçtikten sonra bir gün çiftçi olduğunu söyleyen bir adam matbaaya geldi. 12 tane atının kaybolduğunu atlarını bulup getirene mükâfat olarak 100 sterlin vereceğini ve bunun gazetede yayımlanmasını istiyordu. 1480 yılıydı ilk defa böyle bir ilana şahit oluyorduk. Evet, matbaadan sonra her şey değişiyordu. Ticaret loncaları ürün kalitesinin ayır ediciliği için de çeşitli simgeler kullanmaya başladılar. Bir sütçünün işareti keçi, fırıncınınki ise değirmeni hatırlatması nedeni ile katır idi. Dayak yiyen bir çocuk okulu temsil ediyordu. İngiltere'de han kapılarına armalar asılı, Londra gemi üreticileri, direklerine amblem olarak Hintli figürünü işliyorlardı.

İşte aydınlanma. Şimdi anladım! Ama kendime ve zamana dair sorularım hala cevapsız.

Yazar : Muhammed İkbal Öztürk

Facebookda Paylaş

Diğer Tema Dışı Konuları